Kurumsallık Maskesi Altında Sessizlik Talebi

Bazı yapılar vardır;
kurumsallığı prosedürlerle,
etik duruşu ise sessizlikle karıştırır.

Bu yapılarda asıl sorun yanlışların varlığı değildir.
Asıl mesele, yanlışlar dile getirildiğinde verilen reflekslerdir.

Benim yaşadığım süreç bir performans meselesi ya da organizasyonel değişim değildir.
Bu süreç; şirket içinde karşılaşılan usulsüzlükleri ve etik dışı uygulamaları resmî kanallar üzerinden bildiren bir çalışanın, sistematik biçimde dışlanmasının sonucudur.

Gördüklerimi kişisel bir hesaplaşma konusu yapmadım.
Söylentilerle değil, kayıtlarla konuştum.
Yetkisiz alanlara taşmadan, kurumun kendi mekanizmalarını kullanarak bildirim yaptım.

Çünkü niyetim birilerini zor durumda bırakmak değil,
kurumun kendisini korumaktı.

Ancak bazı organizasyonlarda etik, bir değer değil;
yalnızca dışarıya anlatılan bir vitrindir.
İçeride ise asıl sadakat, ilkelere değil;
kişilere gösterilen uyuma göre ölçülür.

Bu noktadan sonra süreç;
konuların değil, kişilerin tartışıldığı bir zemine çekildi.
Somut sorunlar konuşulmak yerine, soyut imalar üretildi.
Etik uyarılar ele alınmak yerine,
uyarıyı yapan kişinin “uyumu” sorgulandı.

Beni işten çıkarmak kolaydı.
Zor olan; etik bildirimlerin neden dikkate alınmadığını açıklamaktı.
Bu açıklama hâlâ yapılabilmiş değil.

Şunu net söylemek gerekir:
Benim yaşadığım kişisel sonuçlar,
bu yaklaşımın kuruma verdiği zararın yanında ikincildir.

Çünkü bir kurum, yanlışları dile getirenleri susturarak değil;
yanlışlarla yüzleşerek güçlenir.

Bugün susturulmaya çalışılan etik sesler,
yarın aynı kurumların ihtiyaç duyacağı kurumsal hafıza olur.

Zaman, her yapıyı kendi kayıtlarıyla yüzleştirir.
Ve bir gün, bugün bastırılan konular;
resmî kanallar aracılığıyla, bu kez kendi iradeleri dışında gündeme gelir.

Benim durduğum yer değişmedi.
Dün de etik diyordum, bugün de diyorum.
Yarın ihtiyaç duyulduğunda da geriye kalan tek sermayem aynı olacak:

Dürüstlük.
Mesleki etik.
Kayıt altına alınmış gerçekler.

Bir yanıt yazın