Yaptığın işe, verdiğin emeğe, değer biçebilmek….

Hep dinlerim ve söylerim tabii kendimce, mavi ya da beyaz fark etmeksizin ortada bir yaka varsa ya öğrenci ya da işçisindir. İşçisin ama işçi kalma çalış biriktir ve işveren ol ;  lakin burjuvaziye kurban gitme. Veya da kraldan çok kralcı olmadan da başarabilirsin, yeter ki Ceza gibi “fark var”  diye sesini duyur. Yoksa içinde kalanları söyleyemez  ve “fark var” demek yerine “sus pus” olmayı tercih eden olmak zorunda kalabilirsin. İşte mesele burada başlıyor. Çalışmak için mi yaşıyoruz yoksa yaşamak için mi çalışıyoruz sorusuyla başlayarak emek/Sermaye denkleminde hacı Maslow’ un ihtiyaçlar hiyearşisinde edindiğimiz katman kadar çalışmayı hedeflerken ömrün çalışmak için geçtiğini, fark ederek anca düşünür ama uygulamazgillerden hacı yatmaz misali olan, şeyh Karl Max’ ın gösterdiği hedeflere yürürken verilen emeğin ve bu uğurda geçen zamanın bölümünden kalana ya da ortaya çıkan değere ücret adını veriyoruz.  

İşte mesele bu, süre kısa ise ücret, ortalaması aylık olarak yatırılıyor ise verilen ismi maaştır. Emek saati arttıkça fazla çalışma miktarı çalışana ek mesai olarak sayılır. İlginçtir ki, ücret miktarı verilen emek kadar arttıkça, ( Bazı işletmeler 3 saat fazla çalışmaya bir günlük yemek ücreti yatırıyorlar.) maaş sabit kalır. Üstüne yatırılacak parasal miktarda  maaş farkı veya pirim şeklinde adlandırılır. 

Bir işe başvuruda bulunacaksın ve senden maaş beklentini soruyorlar aslında her şey belli, burjuvalar yani patron kendi mutlu sonunu biliyor ve bir timsah gibi yaşanacakları bilerek göz yaşı döküyor. Ama karşınızdaki eğer patronun işçisi olan kişi ise işiniz daha da zor. İşçinin işçiye yaptığını patron yapmaz. İşçiler kardeş patron kalleş sloganı 1970’ ler gibi geride kaldı. Eğer işçi de kalleş olmasa idi, iş sendikaları işverenin değil, işçinin hakkını korur, deneme süreci adı altında ilk 4 ayında iş ve işyeri kurallarına uymama durumu harici keyfe keder seni işten çıkaramazdı veya pek çok kurumun suistimal ettiği İŞKUR işbaşı eğitim adıyla yaptığı gibi 3 ay da bir personeli değiştiremezlerdi. Belli bir sayıda personel alma zorunluluğu olsa da bu sayı % ‘lik olduğunda minareyi çalan kılıfını hazırlamış oluyor.   

ŞEKİL A

Zor ama zaruret bir konu olarak beklentiniz denildiğinde, hiçbir insan kaynakları yetkilisi sosyal hakları kast etmez.  Onları mecburen verecekler size beklentiniz maaşı sorarlar. Bununda belli taktikleri vardır. Açlık sınırı altında deniz seviyesi yukarısında olan “asgari ücret” veya eğer en kötünün bir iyisi ise, asgari ücretten ortalama 500 – 600 TL daha yukarıda olan bir miktara denk geliyor. AGİ vs. 3,600 Net miktar Kira gıda çocuk masrafı ile hak getire… Tabii istisnai şirketler sosyal imkanlar ile çalışmayı çok cazip hale de getirebiliyorlar. Yeter ki çok çalışıp kasalarına matruşka mantığında süregelen emeğin karşılığının katlarını sürekli hazırlayın.   Eğer daha önce iş tecrübeniz yoksa başlangıcınız asgari ücretten başlar veya yapacağınız işin sektörel bazda ücretleri ortalamasını zaten patronlar kulüpleri önceden belirlediği için bellidir. Siz sadece onların beklediği cevabı verirsiniz.  İşin değerini bilin ona göre fark yaratan miktarlar ile komisyon pazarlığı yapın. Bunları yazan biri olarak mevcut işimde bunların hiçbirini yapmadım. Çünkü bu iş öncesi yapılabilecek en kötü işlerde sadece iş tecrübem olsun diye çalıştım. Hatta kendi sorumluluğum olmayan işlerde bile rol alarak, tecrübe edindim. Tabii başka arkadaşlar buna hamallık adını veriyorlardı. Şuan o dönemki arkadaşların tamamı benim neredeyse her alana yayılmış tecrübelerime danışmadan iş yapamıyorlar.  

Yapılan her işin finansal bir değeri vardır. Mesela ben, gönüllü olarak bilgim olan konularda üniversite öğrencilerine danışmanlık yaptığım dönemlerde hediye vs. işlerine girmek isteyen arkadaşlarla anlaşmamı bir bardak çay üzerine yapardım. Çok fazla uğraştıran arkadaşlarda 3 çay bir kahveye denk geliyordu. Amacım gayet basitti. Öğrenci de para bulunsa bile ben almam. Tabii süistimal etmeyen arkadaşlar için ifade ediyorum. Bilginin değeri sonsuzdur bir rakam biçilemez lakin ideallerimden birisi de gençlere bir şeyler öğretmektir ve bilgininde zekatı vardır mantığıyla, her daim paradan öde ülkümü gözeterek, yükselmenin ve ileri gitmenin yolunun Şair Nazım Hikmet’ in de dediği gibi sen yanmasan ben yanmasam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa demeyi de bilmek gerekiyor.  

Sahip olunan veya aranan işin elbette belli bir değeri vardır. Lakin iş sağlayıcı işletmeler bu değerlere genellikle çok yabancıdır. Hele ki bu pozisyon’ nun sizden önceki yetkilisi sizin halef olacağınızı bildiği an, siz sanki babasını öldürmüşsünüz gibi davranabiliyor. Haliyle de iş şahsi duygusallıklarla süregelerek, işin değeri ve kazancı da uyumlu olamayabiliyor. 

Başvurduğun pozisyonun şirkete faydalarını ve emanetin ehli olduğunu vurgulamayı unutma.  Eğer anonim bir şirkette çalışıyorsanız şirketin verileri halka açıktır. Değilse de üzülme, profesyonel işletmelerde iç ilan şeklinde başvurduysanız yöneticiniz size kısaca bahsedecektir. Dış ilan ise; sor öğren metodu ile şansını denemelisin. Sebebini sorduklarında cevabın hazır olmalı.  İşletmenin hedefini bildiğim sürece durmadan o hedefe yürüyeceğime emin olabilirsiniz. 

Doğru zamanda doğru sorular ile mülakatı kendi lehine çevirebilirsin. Böylece bu işi becerecek kişinin sen olduğunu anlamaları uzun sürmeyecektir.  

Unutmadan da eklemek istiyorum…  

Kişisel bakım çok önemli, saçlar, eller, yüzdeki makyaj veya sakal temizliği yapılmalı. İşinin mahiyetine göre ruh hali ve gerekli senaryoları kurgulayarak rol çalışması da yapman faydana olacaktır. Her açıdan unutmamalısın ki İnsan Kaynakları yetkilisi diplomana, becerilerine bakarken senin dış görünümüne de bakarak seni her açıdan bir bütün olarak gözlemleyerek bir sonraki aşamaya geçişini kararlaştıracaktır.  

Sektörel bazda kıyafet seçimi görüşme yapılacak kuruluşa çok şey anlatır ve ilk başta da dediğim gibi FARK VAR ! Diyeceğiniz bir sürecin başlangıcı olabilir. 

Resmi giyimler : Evrak takibi gerektiren , resmi dairelerde bulunduğunuz işler, muhasebe, hukuk bürosu ve finansal kuruluşlar gibi… 

Abartısız Sportif ve şık : Satış danışmanlığı, hizmet sektörü, eğitim, kobiler,  mühendislik ve teknolojik işletmeler ve gayrimenkul işletmeler olabilir. 

Özgün ve farklı modeller ise;  Moda, eğlence, grafik tasarım, oyun vdeo, muzik ve her türlü sanatsal iş alanı. 

Her ne yaparsanız yapın. AŞK’ la yapın diyordu Kenan Doğulu  2015 yılında, İşte o AŞK sizin iş modelinizdir.  Her işletme iş modelleriyle ilgili tahminlerde bulunur. Ve yukarıdan aşağıya hedef belirlenir ve aşağıdan yukarıya doğru hedefler gerçekleştirilir. Başarılan her zorlu bir hedefin ardından daha da zorlu bir hedef sizin şartlarınız değişmese dahi beklenenden fazlasını yapmanız normalmiş gibi önünüze konur. Bunu yaparken size gerekli enstrümanlar sağlanamasa bile bu onların sorunu değildir sonuç olarak hedef başarılmamıştır. Siz işi AŞK’ la yapmamışsınızdır. Ama hepsini yaparken, düşünmek gerekir. 

1- Bir müşteri temsilcisi kaç müşteri ile ilgilenebilir ? 

2- Bir yazılımcı kaç satır kod yazabilir ?  

3- Bir öğretmen dinlenmeden kaç saat ders anlatabilir. 

4- Bir yönetici,  yönetici olduğu için sürekli koşturarak ne kadar süre çalışabilir. 

Son olarak ;  Bir insan kaynakları yetkilisi ve yaptığı işleri hesapladığınızda bu kadar zorlu ve teferruat gerektiren işler yapan yetkilinin alması gereken maaş neye göre belirlenmeli ? 

Aslında bunların hepsinin çözümü iş paylaştırma ve havuç ödül sisteminin doğru uygulanması ile münkündür,  elbette uygulayacak olan işletmelere… 

Hepsinden sonra da düşünmelisin ki ;   

Tüm  bunlara bakarak, senin verdiğin emek karşılığında aldığın maaş ve haklar neler olmalıdır ?  

                                              Yazının Sözü Uygulaması : 

Hayatımda bir kez işten deneme sürecinde çıkartıldım sebebi ise, 10 yıldır zarar eden departmanın cirosunun ben geldikten sonra 3 ay içinde 15 –17 bin civarı artış göstermesi oldu. Düzen bozulunca önce beni gönderdiler,  sonra ilk başta o departmanın yetkilisi sonra o departmanda olan herkesin işine son verildi. O yaptıkları hata sonrası bugün Türkiye’ nin en iyi şirketlerinden birinde çalışıyorum.  Bazen en kötü şeyler bile size birer fırsattır.  O işletmede yaptığım şey ise basitti. Satılacak durumda olan ürünlerin temizlenip paketlenmesini sağlayıp satışa sunuyordum. Onlar ise, ya çöpe ya da farklı şekilde mağaza dışına çıkartıyorlardı.  

“Karar verirken acele etmeyin,  hayat şaşırtılara gebedir.” 

Çalışırken iş zorbalığına maruz kalmak.

Hepimiz iş hayatına farklı pozizyonlar ve farklı ücretlerde başlasakta hepimizin ortak bir ismi var. Söylemeyin ben diyeceğim “ iŞÇİ” çalışabilmek için iş bulabilmek, sonra bir çok silsile ile  başladığımız işyerinde, sayısız zorluklar bizi kapının girişinde bekliyorlar.  

Her yeni doğuş yeniden başlangıç yeni kolaylıklar barındırmadan önce zorluğun zirvesini tattırır.  

Zafere giden yoldaki çetin zorluklar olarak kendimizi bu süreci sıradanmış gibi görmek alışkanlığımız maalesef daha iyisini görmediğimizdendir. İki önceki işimde asgari ücretten 500 – 600 Tl fazla kazandığım için insanlar nasıl geçiniyor. Çok iyi durumdayım diyordum. Fakat şuan ki işimdeki maaşım bu işin çok çok ötesinde diyebilirim. Hayatımda sayısız şey değişti ama ben size bu yazıyı yazarken tesadüfen fark ettim. Haliyle mevcut şartlarımızın her zaman en iyisi olmadığını söylemek istiyorum.  

Yaşamın her kesiminde olduğu gibi, İş hayatında da, arkadaş çevresinde de hatta aile ortamında bile ihtiraslar gücün iktidarın yetkinin şanın şöhretin güzelliğin yakışıklılığın paranın güç sayıldığı ve maalesef sanıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Birbirimizi kıskanıyor hatta çekemiyoruz. Her insan Türkcell kalitesi ile çekemiyor ne yapalım. İşte burada devreye daha önce bahsettiğim “duygusal zeka”  söz konusu giriyor. Normalinde ekip liderinin yapması gereken şeydir bu. Ama burada çalışansanız direnç gösterme zamanı size geldi demektir. Bununda yolu çelik ile güçlendirilen sinir sistemiyle hayatın gelgitleri, stres ve yaşanan bin bir aksilikleri olduğu gibi kabul ederek sıradanlaştıran bir düşünce sistemi olan “Duygusal Çevikliktir”. 

Yapılan her davranışın her zaman kasıtlı olmadığını düşünebiliriz, bazen iş ve sosyal arkadaş çevremiz iç dünyasındaki bir problemi hırçınlaştığını fark etmeden yansıtabiliyor. Çalıştığım kuruluşu Alman ama sonradan çok uluslu bir işletmede, işletme müdürünün benim hakkımdaki olumlu sözlerini hazmedemeyen kategori yöneticisi hanımefendi üzerime saldırarak başımıza müdür mü olacaksın ? 10 senedir buradayım benim hakkım demişti. Eğer işinizi düzgün yapıyorsanız bu çok sık karşılaştığınız bir durum olabilir. Bu tür durumlarda amaçlarınızı aklınıza kazımalı size yöneleceğine emin olduğunuz mobing unsuru olan baskıların neler olabileceğini ne tür duygusallıklar yapabileceklerini kurmacalar yerine tahmin ederek stratejiler geliştirmelisiniz. Zorluklar amacınıza ulaşmada birer açık kapıdır. Tecrübedir. Genellikle işyeri zorbalıklarında sizi muhatap alabilecek bir yönetici bulmanız zordur. Kurumsallamayı tamamlayarak hazmetmiş işletmeler ülkemizde oldukça azdır. Bunlardan başlıcaları Koç , Sabancı holdingleri ve alt şirketlerine bağlı işletmelerdir.Bu tür kurumsal yapılar değerler disiplinini çok iyi anlamış ve analiz ettiklerine inanıyorum. Ve gözlemliyorum.  

Asıl mesela olaylara bakış açımızdır. 

Duygusal gelgitlere uğramadan belli sorulara yanıtlar vererek, iş yaşamlarına belli bir aşamaya kadar,  bu tür olayları ciddiye almadan devam edebilirler. 

  • Ne oldu da bana böyle söyledi / davrandı  
  • Ben bu durumda ne hissettim Duygusal hissetmek.  
  •  Ne düşündüm  / olayın bana verdiği etki ve gelişimi  
  • Mobing hissiyatı beni nasıl etkiledi Huzursuz ve isteksizlik motivasyon düşüklüğü oldu mu?  
  • Davranışsal etki / Duygu hali beni nasıl yönlendirdi.  
  • Tüm bu yaşananları belirleyebilseydim ne olurdu Sonuçları değişebilir miydim ?   

Tüm bu sorular ve soru kalıpları bizim duygusal boşluğumuzu olaylardan etkilenmemizi, verim düşüklüğünü ve bununla nasıl mücadele edeceğimize dair ipuçlarını bulmak amacıyla sorulacak sorular ve sorgulardır. Olumsuz duyguları dinamik duyguyla karşılayabilirsek, daha etkin ve mantıklı sonuçları ortaya çıkarabiliriz. Her şey bizim elimizde değildir, keza planlıda değildir. Direnç ve dayanma sınırlarımızı yaşayarak tecrübe ederiz zamanla kendisine yeni bir kabuk bağlayan bu duygular, artık olaylar karşısında etkilenmekten öte etkileyici unsur olurlar. Zorlu ve stresli anlarda sergilenilen bu performans bir sonraki hayalimize ileri ya da geri adım atmamızı belirleyecek nihai hedeftir.  

Göstereceğimiz bu direnç, aslında pek istenmeyen bir yöntemle kazanılan stratejik bir güçten ibaret. Çok travmatik ve zorlu süreçler ile yaşanılan acı tecrübelerin sonucunda edindiğimiz birikimlerin mevcut gelişecek duruma göre analiz edilmesi ile oluşan bir farkındalık. Bu duygusal direnç mekanizmasının uygulanmasıyla artık birer “ hacı yatmaz” misali ayakta duracak ve zorluklara gögüs gerebileceğiz.  

Bu soruların elbet bir cevabı ve de bir sonucu vardır, baskı halinde baskıyı uygulayan kişinin bunu neden yapmak istediğini iyi anlamalı. Buna yönelik stratejiler geliştirerek, duygusal direncimizi yüksek tutmalıyız.  

Çünkü; amacımız yolumuz sonuç noktamız belli. Zafere giden yolda dikenli yollar, mıcır taşlı yollar hep olmuştur olacaktır. Mobing uygulayıcıları mevcut kurulu düzeni devam ettirmek isteyen şahsi amaç ve gayesine yönelik davranan ve de kendisinden daha iyi becerikli insanları hazmedemeyen amacına ulaşamayacağını fark ettiğinde başkalarının da aynı acizlikte olacağını sanan zavallılardır. 

Bizlere düşen de yılmadan bıkmadan yorulmadan hedefimize ilerlemektir. 

Yazının Sözü uygulaması :  

Başarı dikenli yolların sonunda bizi bekleyen kaktüstür. 

Ne zaman vazgeçebilecek kadar özgür oluruz ?


Her vazgeçiş bir başlangıcın ayak sesidir.
Mesut Aydeniz

Kaybederken kazanmak eylemiyle başlayan bir hayat, aslında gelen bebeğin yanındaki yoldaşına da anne rahminde bakılıyor, büyütülüyor ama doğum sonrası o bir et parçası olarak toprağa gömülen tıbbi bir atık iken, bebek ise zamanla büyüyen geleceğin çocuğu tanımıyla başlayıp, neslin devamı olarak kendisini gösteriyor. İşte hayatta böyledir yaptıklarımız veya yapmadıklarımız bize yeni yollar veya kavşakların açılış noktasında döndürür durur..

Bizlerin önünde iki seçenek vardır. Ya başarmak ya da başarıya giden yolda umutsuz vaka adındaki umut olmak…

Ben kendi adıma sözüme başlarken ulusum adına yani sizler adına “Ulusun korkma!.. medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar..” diyerek, sosyal mesajımı vermek istiyorum.

***

Bizlere hiçbir zaman vazgeçmemeyi öğrettiler; tabii uçurumdan aşağı düşerken ben gidersem sende aşağı düşersin düşüncesini aklımıza destur koyarak değil. Vazgeçmemeyi yorulmamayı ve çalışmayı öğrendik. Amerikan cenaplarının kendi kullanmadığı, zararlı dediği süt tozu, margarin gibi ürünleri tüketmeye başlayarak, tarımsal üretimi, hayvancılığı kısıtlayana kadar çok çalışkan bir millet idik. Sonrasında ne mi oldu? Tarım arazileri ekilemediği için işsizlik oldu, hayvancılık yapılamadığı için et sadece bayramlarda halkın gramlarla alabildiği bir gıda haline dönüştü. Çünkü biz milletçe vazgeçmemeyi öğrenmiş ama “hazırı var ne de olsa” diyerek hazıra konmuştuk da, ona da dağlar dayanmadı.  

783.562 km² toprak hepimize yeterdi ve artardı da malum. Çevreci insanlarız, her yıl “Kıbrıs” toprağımız kadar toprak parçası denize karışmakta haberdar bile olamamaktayız. Yanlışıyla doğrusuyla biz vazgeçmemeyi öğrendik sonucunu düşünmeden adsız kahramanlıklar yaptık. “Vazgeçmek pes etmektir yenilmeyi baştan kabul etmektir” dedik? Ne oldu bize ?

***

Yıl 2020.. Post modern tekniklerle yönetilen dünya’da kendimize bir yol aldık, ilerledik. Kimimiz çok iyi eğitimler alamadık, eğitim alanlarımız ise, İŞKUR kurumunun günlük 89.40 kuruş ile insani yaşam düzeyi olan asgari ücretinin altında yaşam savaşına dahil olmaya çalışarak hayatta kalmayı nefes almak zannı ile devam ettiriyor. Bazıları genç yaşta evlenebilirken, bazıları hiçbir zaman bu hayaline ulaşamıyor. Bazılarının inandıkları, gördükleri, yaşadıkları ve yaptıkları birbirine hiç benzemiyor. Halbuki birebir aynısını kopya etmişlerdi..

Bazen başardık bazen de başardığımızı sandık, belki de hiç başlayamadık bile..

Bazen bir yerden sonra bir dönüm hatta medyatik ismiyle PİK noktası bularak durup, “bundan sonra ben yokum” diyebilmeliydik. Her şeyi bir köşeye bırakmak, kendimize dur diyebilmek, “artık yeter yoruldum” diyebilmek hiç mi olamazdı. “Ya sonrası?..” dedik sevdiğimiz insana.. O kadar alışmıştık ki ya benim ya da kara toprağın dedik ve öldürdük o aşkları.

Sevgi ne zamandan beri ölüm getirir olmuştu? Ne zaman bu kadar garip insanlar olduk? Düşünmeden sorgulamadan konuşan harcayan davranan canlılar olduk. Belki de “tamam işte bu kadar” diyebilmek tüm dertlerimizin panzehiriydi…

***

Neden yapamadık, halbuki çok istiyorduk, hem de her şeyden çok.. Bunu geçen yıl yaşadığım bir “muhabbet” ile kısaca özetleyeyim.

Bir genç üniversite sınavı için tercih yapacak süreçte, sordum ne yapacaksın?

El cevap; “Kuzenime söyledim sen geçen yıl üniversiteye yerleştin, benim tercihi de sen yap”

Peki dedim ne yazacak?

“Bilmediğini ama sağlık içerikli bir bölüm yazabileceğini konuştuk” dedi.

Ve orada durdum ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü, yirmili yaşlarda bir gencin okuyacağı bölümün olasılıklarını bilmeden geleceğini şekillendiren kendisi hariç herkes olduğunu gördüm. İşte bunun nedeni, vazgeçmek de vazgeçmemek de, bırakmak da devam etmek de sadece bir tercih meselesiydi.. Önemli olan neden yaptığını bilebilmekti..

Bu tercihin sonuçları zahmetli olacaktı mesela tarlada çalışarak, mahsulü satmak zorunda kalıp sonra toparlamak sonrası anızını yakmak vs. bir sürü işi var. Hele ki devlet tarafından çok karşı olunmasına rağmen başka cenaplara beğenilme kaygısı ile yasaklanan, bir çok ilaçta da kullandığımız “haşhaş” gibi tarımsal ürünlerin yasaklanmasıyla, oldukça zorlu bir süreç bizi bekliyordu.

***

Biz ülke olarak vazgeçtik; bu tercihimizin zahmetli sonuçlarına kısa ve orta vadede katlanamadık. Ama uzun vadede dünün torunları olan biz yeni nesil bunun bedelini ödüyoruz, bizlerden sonrakiler de ödeyecekler. “Milli” tarım ve hayvancılık politikalarına geri dönülmezse ödemeye devam edeceğiz. İşte bunların hepsi bir tercih meselesi. Bu dönem nesli o günün şartlarında en rahat çözümleri seçerek tembelliğe alıştılar. Eğer yapabilseydik neler kazanırdık siz düşünedurun. Ben size vazgeçebilmenin de nasıl bir bağımsızlık mücadelesi türü olduğunu anlatayım. Neyden nasıl hangi şartlarda vazgeçilmiş, sizler de tarafsız yazılan tarih kitaplarından analiz edersiniz….

Bazen vazgeçersiniz ama bazen yine kim olduğunuzu hatırlarsınız.

Sevmediğin kişi ile birlikte olmak onunla zaman geçirmek, iş yerinde veya sosyal alanlarda onlarla aynı “Kare” yi paylaşmak, ifade-i meram tezahürünü etmek bir yana dursun, insanı kürek mahkumu eder. Bunun sonunda mutsuzluk ve verim düşüşü ile başlayan süreç, bir çivi’nin önce nalı, sonra atı, sonra bahadırı ve sonunda “Vatanı” nasıl uçuruma sürüklediğini geçmişten bugüne yaşadık, gördük ve maalesef yaşamaya devam etmekteyiz.

***

O çivi disiplinsiz bir nalbant’ın görevini tam ifa etmemesi ile çıkmaya başlamış olacak. Ancak, bu durumda ülkemizdeki kişiler iş ortamını bırakmak istemez. Makam mevki sıcak sebzeler tatlı gelmekte.. Nasıl ve neden mi? İş sahibi olmanın ve her ay düzenli maaş almanın psikolojik rahatlığını, güven dolu bir yaşamı neden bırakmak istesin?

Mutsuz iken yaptığı ile devam etmesi kadar, işi bırakması ve sevdiği işi yapabilmek için yaptığı girişimlere yönelmesi de risktir. Bu nedenle, küresel şirketler çalışanlarına çok iyi maaş ve sosyal haklar verirler ki onlara daha çok kazandırsın ve hayallerini ötelesinler…

Riski alabildiğinizde, aslında bu rahatınızda konfor alanınızdan uzaklaşmayı göze aldığınızda, gözleriniz kapalı uçurum kenarında yürürken, ÖZGÜRLEŞİYORSUNUZ !

Ağız tadıyla da vazgeçemiyoruz gerçekten de öyle mi ?

Aslında her vazgeçiş pes etmek değildir. Mesela hedefinizdeki noktaya yükseldiğinizde daha iyi bir noktayı kaçırabilmeniz söz konusu olabilir. Bunun geçmişten bir örneğimi yok sanki, on iki ada meselesi yıllardır tartışıla durur. Yunana verdiler vs vs. 4,000 askerle komutanı olarak Kars gibi kritik illere üsteğmen bile koyamadığımız hatta bazı yerlerde çavuş rütbesi ile alay komutanlığı vekili atadığımız, yiyeceğin giyeceğin yakacağın olmadığı bir dönemde neden savaşmadınız da on iki adaya otel odası gibi yunanlılar yerleşti yorumları var, umarım yorumlayanlar arasına bir gün tarihçiler de katılır. Bir zamanlar terörle mücadele programına manken Tuğçe Kazaz’ı çıkardıklarını hiç unutamam.

Ülkemizin son yıllarda neden dinlemeyen, sorgulamayan, soru sorup cevabını dinlemeden yola çıktığının cevabı işte burada; kimse kendi uzmanlık alanında konuşmuyor. Sağlık konuşulacaksa bunu doktorlar konuşmalıdır.
Siz bunu mühendise anlattırırsanız halk bir süre sonra artık benden bu kadar der ve

 VAZGEÇER….

Vazgeçmek bazen daha çok şey kaybetmenizin yolunu açar; bugün bir şeylerden vazgeçemezseniz yarın paranızı biriktirip daha iyi bir araba alamazsınız. İstemenin de reddetmenin de, hatta vazgeçebilmenin de bir zamanı vardır. Hali hazır durumun tüm harikuladeliği ve gösterişi ile vazgeçebilmek. adsızlığı nam ederek giden cesaretin namzedidir. Hiçbir zaman ben vazgeçmiyorum diyenler aslında o andan itibaren vazgeçebilmek hakkından vazgeçerek her şeye başlamışlardır. Önce bir yalan bulmuş sonra ona kendilerini ikna etmişlerdir. Bilinmelidir ki ikna edilmişlerle değil, inanmışlarla çıkılan yollar zafere doğru giden adımlardır.

***

Menfaatimize hizmet eden her yol mübah değildir. Ki her kişinin, kurumun ve olayın alternatifi vardır. O giderse kurum çökmez yerine yenisi gelir.

Aslında sokağa çıkarak, ekmek almaya giderken bile birkaç alternatif vardır. Belki de ekmeği çaprazda duran bakkal amcadan alacaktık. Fırına gitmeye gerek duymadık. Olamaz mı?

Aynı çözümü farklı zaman ve şartlarda denemek yerine, güncel yeni stratejilerle uzun vadeli planlarla kendimize yeni yollar çizmeliyiz ki, milli tarım ve hayvancılık gibi politikalardan vazgeçtiğimiz antlaşmaların bedelllerini, torunlarımızın çocuklarıyla beraber ödemeye devam etmeyelim. Eğer tek hedef üzerinden, sorgulamadan ilerlersek, tabii tek hedef o olur. Ama, o plan gerçekleşmez de doğru seçenek başka ihtimallerde saklıysa? Günümüzde insanlar at gözlüğünü taktıklarını hayal ederek, alternatifsiz hayatı diretiyorlar. Aslında elindeki sonucu zaten elde edebileceğini bilerek, kaybetmeyi göze alıp daha iyisini başarmak için alternatif üretmektir. Unutulmamalıdır ki hazır ve mevcut olandan vazgeçmek veya ertelemek asla kaybetmek değildir.

İşte öyle bir gün, 30 Ağustos 1922

1071Malazgirt Zaferi‘nin ardından Alparslan‘ın komutasındaki Türkler, Anadolu‘ya girmeye başladı.

1922Türk Kurtuluş Savaşı: Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın bizzat yönettiği Dumlupınar Meydan Muharebesi, Türk Ordusu‘nun kesin zaferiyle sonuçlandı. Yunan Ordusu Başkomutanı Nikolaos Trikupis ve kurmayları esir edildi.

  • 1924Türkiye İş Bankası, ilk işlemini yaparak faaliyetlerine başladı. Bankanın kuruluş sermayesi 1 milyon liraydı.
  • 1925 – Mustafa Kemal Paşa, “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyyedir” dedi.

Yıl dönümünde hiçbir şey’den vazgeçmediğimiz sadece alternatifleri değiştirdiğimiz, bir Vatan dileğiyle….

Yazının sözü uygulaması :

Zehir ile ilacı ayıran dozdur.  Paraselsus

Yazımı okuduktan sonra değerli ve uzman editörümüz gibi düşünülebileceğini fark ettiğim için açıklama gereği duydum.

Yazar notu : Söz konusu yazımda, destek veren editör dostumun önerileri benim için çok önemli ve değerlidir. Yazım biraz uzun ve karmaşık konuların iç içe geçmesi ile şekillenmiş yazılar şeklinde gelişim gösterdi. Kendisi yazı dizisi önerdi. Fakat, benim bu şekilde yapamamamın sebebi geçmişte vazgeçemediğimiz ihtiraslarımızın bugün bizlerin sosyal ve kültürel boyutu başta olmak üzere ne kadar bilinçsiz bir davranış biçimine yöneldiğimizin kültürel yozlaşmanın dikkatli olmanın ve çınarın ardından gelen, bir asırlık genç bir devletin devamında kurucu nesilden bir sonraki kuşaktan itibaren bozulan millet kültürünün tembelliğin temel kural olduğu bir düzende her şey bitti diye düşünen dostlarımıza “Su akar yolunu bulur” demenin yolu olan bu yazı çocuktan başlar üniversitelerden devam eder, Ve zafer bayramında son bulur demenin yeni nesil versiyonudur.

30 Ağustos 2020

Coronavirüs hayatımızda neler değiştirdi ?

Bugün itibariyle ülkemizde de hayli yer edinen Corona virüs 3. nesilini geliştirerek şimdilik ve inşallah sadece Çin’ de Hanta adında yeni bir virüs türeterek şimdilik bilinen bir kaç ile dünya hayatımıza giriş yaptı. Hoş geldin ama umarım boş gidersin.

Bir çok virüsün aksine zengin fakir soylu ayrıt etmeden yayılan sayın Corona ve türev nesilleri, Öncelikle muhazafakar olmayan ve bir çok islam karşıtı uygulama yapan ülkelerin islamı simgelediği için yasakladığı bir çok şeyi Corona aracılığı ile artık yapmayana ceza veriyorlar. Sağladığı bu hoşgörü politikası için kendisine teşekkür ediyorum.

Öyleyse hayatımızda neler değişti veya değişecek ?
  1. Toplu ulaşımı kapsayan ve topluluk halinde olduğumuz her yer ya kapandı ya da artık topluluk kelimesi sayılı metrekareler üzerinden ifade ediliyor.
  2. Finans ve bankacılık sektörü başta olmak üzere hizmet sektörü aslında gerçek hayatta olması gereken, 12:00 – 17:00 veya 12:00 – 20:00 Saatleri arasında hizmet vermeye başladı. Unutmadan bankalar taksit ya da borç öteleme ve de paraya ulaşım konusunda birbirinden güzel eski köye ihtiyaç olan yeni adetler icat etmeye başladılar. Keşke Corona olmadan da olması gereken düzeylere gelebilseydik.
  3. İnsan ilişkilerinden sosyal hayata hatta yolda yürürken aile içinde mesafeler söz konusu olmaya başladı. İşin esprili yönü virüs sayesinde evinde oturmaya vakit bulan insanlar ailelerinde aynı evde yaşadıkları insanların ne güzel insanlar oldukları çaylarında şeker kullanıp kullanmadıkları gibi basit şeylerden dahi haberdar oldular aynı evde bir ömür ama birbirlerinden haberdar değillerdi…
Coronavirüs sonrası kapanan kahvehanelerin sayesinde babasını ilk kez gören çocukların tepkisi
  1. Yıllardır yaşamanın yükü omzunda biriken insanlar yani kahvehanelerde kumar masalarında ömür telaki eden bir çok kişi kahvehanelerin kapanması ile baba çocuk tanışmalarına sahne oldu.
  2. Sadece Müslümanlara değil, tüm dinlerin mensupları hatta ateist veya dehist insanlar dahi islamın farzları konusunda hiç bir şey yapamasa bile internet’ ten bakarak ve resmi dini inancı ateizim olan Çin’ de bile devlet televizyonu abdest alma eğitimi verirken umarım bir gün, namaz kılma videosunu da yayınlarlar.
  3. Alış – veriş alışkanlıkları yeniden düzenlendi ilk başlarda talan şeklinde kendini gösteren bu alışveriş yapma isteği günler sonra ülkemizde E – Ticaretin gelişimi ve kredi kart uygulamasının kullanımında artışlara sebep oldu.
  4. Seyahat Özgürlüğü kısıtlamasını da unutmamak lazım.
  5. Psikolojik etkisi sosyal dengeyi sarsması da bambaşka bir boyut…
Dünya’ yı sömüren zihniyet yaşattığını yaşarak, acı ızdırapla ölüyor.

Kredi kartı ile nereye kadar devam edebiliriz. Bence Limit bitmesini sınır kabul etmemek lazım. Malum benim limitim çok yüksek o riske giremiyorum.

Kredi kartı demişken söyleyeceklerime kulak verelim ;
  1. Kart kolik hastalığına yakalanmadan önlem almalı beyler maç kolik olamıyorlar siz değerli hanımlarını da Kart kolik yaparak kredi kart zade olmak istemezler.

En basitinden gidelim. Bugün ekmek fırınına gittiğimde 2 ekmeği dahi kartla alan bir vatandaşımızı gördüm. Bunun iki sebebi olabilir diyeceksiniz ama ben, konuşmalara şahit olduğum için nakit parayı harcamamak için karttan aldığına eminim. Neye göre söylediğime gelince fırıncı ilk başta parası olmadığını düşünüp, paraya gerek yok ihtiyacınız kadar alın demişti. Ama bizim insanımız her işte miktar fark etmeksizin olduğu gibi kart kullandı. Mesela ben de 10 Tl ve üstü tüm harcamalarımı kartla yapıyorum. Çünkü; harcamamı olduğundan yüksek tutup bu kriz anında KKB notumu yüksek tutmanın peşindeyim.

Peki bizler bu şekilde davranıyorsak çözüm nasıl olmalı ?

ÇÖZÜM:

  1. Ekstreni zamanında ve tamamını ödeyebiliyorsan harcama konusunda endişe etme.
  2. Gelirin asgari ücret ise asgari ücret miktarı kadar harcama yapma zorunluluğun yok. Ayaklarını yorganının dışına çıkarırsan üşürsün. Normal şartlarda gelirinin 4/1 ‘inden fazla harcama,
  3. Ekstreni iyi takip et ve her taksit ne zaman bitiyor kontrollü harcamak için ne yapılabilir hangisi zorunlu hangisi keyfi bunları sırala.
  4. İsteklerin ve zorunlu ihtiyaçlarını kategorilendiremezsen bankaların kırmızı ile kategorilendirdiği kısımda kendine hayli kategorili bir yer edinirsin. Almasaydım da olurdu dediklerini kendine ceza verirmişcesine listele ve onu aldığın için alamadığın zorunlu ihtiyacını da karşısına yazarak oklamayı unutma.
    1. Kredi kartı limitinin yüksekliği harcama özgürlüğü değil , zorunlu halde her ihtimale karşı bağımsız olma özgürlüğü verir.
    2. Müşterisi oldugun banka senin tüm ihtiyaçlarına cevap veriyor mu ? Yoksa rakip firma daha düşük faiz ve taksit imkanımı sunuyor ? Hangi banka sana ne kadar limit veriyor ?
    3. Kredi kartı ile ödediğin 399 tl ile nakit ödediğiniz 400 Tl arasındaki uçurumu fark ediyormusun ?
    4. Temassız kart ödeme limitini 250 Tl’ ye Sadece Corona için mi çıkardılar sanıyorsun ?
    5. Mesela 50 tl üstü haricinde kart kullan böylece miktarlar psikolojik olarak büyük gelecek ve gerçekten harcadığın miktarı fark edeceksin.


1. Kredi kartı borcunun tamamını ödeyebildiğin sürece harcamalarını kartla yapmanda sorun yok.
2. Ne olursa olsun gelirinden “Az Harca”.
3. Her ay ekstreyi incele. Harcamanı, taksitleri takip et. Hatta son 3 aya bak. Fazladan çekilen para var mı kontrol et.
4. Harcamaları istek-ihtiyaç diye ayır. Ekstrene bak ‘Almasaydım da olurdu’ dediklerini işaretle. Bu işaretli ekstrenin fotoğrafını çek. Bir şey almadan önce listeye bak.
5. Kredi kartının limiti senin için doğru mu? Gözden geçir.
6. Kredi kartıyla harcama yaparken beyin anlayamadan para ödeniveriyor. Bir de kartları
temassız özelliği de gelince, hiç düşünmüyorsun bile.
7. Kendine kural koy: Örneğin; 50 liradan az harcamalarda kart kullanma

Bu Kriz anında ev ekonomimiz için ne yapmalı ?

Türkiye ‘ de devlet idarecilerimiz ve isimsiz kahraman sağlık görevlilerimizin sonsuz emek ve çabaları sonucu, herhangi bir problem yaşamasakta dünya’ da bu durum öyle değil. Allah milletimize sağlık kuvvet versin. Hepimiz işin ucundan tutalım en basiti siyaseti bir köşeye bırakıp *Evde Kal* çağrısına kulak verelim. Önemli olan sorun değil çözüme ulaşmak meseleyi kimin çözdüğü değil nasıl çözdüğü önemli. Fiziki olmayan birlik beraberlik vakti…

Corona veya diğer krizlere rağmen ekonomik olarak bundan zarar görmediniz ve birazda birikmiş nakit paranız var ise, zorunlu olmayan harcamalara izin var.

Eğer Ekonomik belirsizlik söz konusu ise, harcamaları tamamen durdurmak ve parayı cebimizde tutmamız doğaldır ama bunu ülke politikası haline getirirsek ülkemizin ekonomik dengesi sarsılır. Ne panik ne de umursamazlık sadece önlem alarak süreci atlatmalı.

Maaşınız geliyor ama birikim yapamadıysanız, maaşınızı önünüze koyup kuşbaşı yapmadan önce kısmanın en asgari ve maksimum seviyelerini belirleyin. Ben olsam altı aylık genel giderler gıda, temizlik insani sosyal ihtiyaçlar, muhtemel faturalar vs. için gerekli olacak parayı bir köşeye ayırmak için sınırları zorlardım. Veya her bir aile üyesi için asgari ücret tutarında bir yedek akçe bulundururdum.

Hiç birşey yapamıyorum diyen arkadaşlar ise nargile ve sıgara için ödedikleri ücretleri ile bile bir ev geçindirebilirler.

Çalışamıyorsunuz ama birikim yapabilmişseniz ise sıkıntı yok kısa bir süre rahatsınız.

Çözüm formülü Biriken para / amortisman giderler / istekler eşittir Zaruri ihtiyaçlar Hani develer gibi düşünün suyu verimli kullanırlar bir depo dolumu Termus teknolojisi ise : MÜKEMMEL SU KULLANIM ÜNİTESİ: Develer, 10 dakikada ağırlıklarının üçte biri oranında su içerler. Bu miktar kimi zaman 130 litreyi bulabilmektedir.

Borcunuz var ise, borcu yiğidin kamcısı yapmak yerine ödemeyi tercih ediniz. Gerekirse Baba Bank ya da Emin Eller bank aracılığı ile telefon hatta iş zoraki hal aldıysa görüntülü borç isteyin. Yazılı bir plan planlamada etkin ve caydırıcı bir güçtür.

Hadi Mahmut amca sokağa çıkta görelim otur evinde sağlığın bizim için herşeyden önemli. :

Durumu duygusallaştırmadan ve devlet sırrı haline dönüştürmeden anlatın. Alacaklı banka veya kurumsal kişiler, sizden sadece sizin onlardan almış olduğunuz parayı istiyorlar bunu bir yere not edin.

Tüm çabalara rağmen gelir kesildi ve ödeyemiyorsanız samimi olun dürüstçe gerçekleri söyleyin faktoring şirketleri ve bankalar hariç tüm kurumlar sizi dinleyecektir. Tabii durumunuz müsaitse de, Küçük Olamam Büyümek İstiyorum diye sloganlarla caddeleri inleten KOBİ ‘lerimizin de esnafımızıda unutmayarak borçlarımızı ödeyelim.

Stok çılgınlığının halka açık ama görülemeyen sebepleri neler ?

İnsan denilen varlık duygusal ama bir o kadar da değişken ve ne yapacağı belirsiz bir varlıktır. Hele ki panik veya öfke halinde yapabileceklerinin sınırı yoktur. İşte alışveriş konusu da duygusal boşluğu kapatmak konusunda çikolota’ dan sonra en çok kullanılan yöntemlerden birisidir.

Her yapılanı işi kontrol etmek isterken, bunun yolunun alışveriş yapmaktan geçtiğini düşünen bir beyne sahibiz. Çünkü parası olmayan alamıyor ve üstünlük simgeliyoruz. Satın alarak psikolojik savaşımızı başlatarak, güç bende mesajını veriyoruz ve bunun devamında istem dışı olarak marketlerde sıkça görülebilen onlar aldı bende almalıyım türü sürü psikolojisi ile hareket edilmesini sağlıyor.

Gelelim “STOKCU” adını verdiğimiz kriz anında ortaya çıkan kitleye, kendilerini güvende ve rahat hissetmek için yaptıkları bu harcama onlar için “akıllı harcama” statüsünde sayılıyor. Panik halinde bize kalmazsa endişesi ile yapılan bu alışverişlerin büyük çoğunluğu israf olacaklar listesinde sıralanıyor. Başkaları yapıyor bende yapayım psikolojisi ile umarım bu durum sadece alışveriş ile sınırlı kalır. Çünkü toplumsal varlık olan insanlar birbirlerini gözlemleyerek davranış geliştirmesi yapıyorlar. Türkiye’den örnek verelim temizlik önemli hijyen korunmada büyük etken denilince, duş için kullanılan malzemeler, ıslak mendiller, dezenfektanlar, temizlik maddeleri satışları ciddi bir artış gösterdi. pırıl pırıl kokan metrobüslerimiz oldu daha önceden terden geçilmezken şimdi kolonyadan geçilmiyor. Korku duygusunun en büyük faydası burada ortaya çıktı. Büyükşehir insanı korku ile çalışıyor. Medya ve sosyal medya’da boşalan rafları gören vatandaş bana kalmayacak endişesi ile ihtiyacı olmayan ürünleri dahi almak zorunda hissederek alışveriş yapıyor.

Bazı durumlar vardır durur düşünür ama bir çözüm yolu bulamayız kime soracağımızı da bilemediğimiz bu zamanlarda, diğer insanların davranışlarını örnek alarak yol klavuzu tercih ederiz. Mesela sokakta yürürken önünüzden geçen hanım efendi aniden bir fare gördü ve bastı çığlığı korkmasanız bile artık korkmaya başladınız. *Korku bulaşıcıdır* . işte Koronavirüs etkiside budur. Bu alışverişlerin hepsini anlıyorum ama bu kadar tovalet kağıdı alımına anlam veremedim yerine kullanılabilecek ve bir çok amaçlı da olabilecek o kadar ürün varken, ilginç geliyor herhalde mantık süzgecini çalıştıramadılar. Gıda depolayın anlarım ama tovalet kagıdı sonuçta yemiyorsunuzdur umarım.

Eğer medya ve sosyal medya birlikte hareket etse yaşanan krizin sosyal hayatta ve stoklarda problem teşkil etmediğini çok önceden açıklasa bu şekilde panikle gıda yerine tovalet kagıdı stoklayıcısı bir tür ortaya çıkmayacaktı diye düşünüyorum.

Yazının sözü uygulaması :

Öldürdüğünden çok yaşatan virüsümüz var çok şükür.

Sonunda gördük öldürerek yaşatan Allaha hamd olsun.